‘indirgenemez komplekslik’

Mart 1, 2008
İndirgenemez komplekslik kavramı, Akıllı Tasarım (AT) hareketini savunanların en fazla başvurdukları ve belki de AT’nin bilimsel bir teori olduğunu savunmak için kullandıkları yegâne argüman olarak karşımıza çıkıyor. Aslında indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanması için kullanılamaz yani doğru olması AT’nin doğruluğunu göstermez ama bu yazımda bu konuyu bir kenara bırakıp indirgenemez kompleksliğin bilimsel konumunu inceleyeceğim.

İndirgenemez komplekslik kavramının mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yılında yazdığı Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabında indirgenemez kompleksliği şöyle tanımlıyor:

By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39)

An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39)

Burda Michael Behe, aşağı yukarı şöyle diyor:

İndirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla çalışması sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum.

İndirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden değişimleriyle direk olarak (yani aynı mekanizma ile çalışıp ilk fonksiyonu devamlı olarak geliştirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanım gereği işlevsizdir.

İşte Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanımlıyor ve canlılarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapılar olduğunu iddia ediyor. Bu yapılara örnekler veriyor ve kitabında bunları uzun uzun anlatıyor. Örnek olarak bakteri kamçısı (bacterial flagellum), kan pıhtılaşma sistemi (blood clotting system) ve bağışılık sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunların kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olduklarını ve bu sebeple de evrimleşmiş olamayacaklarını iddia ediyor.

Şimdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptığı indirgenemez komplekslik tanımını ve daha sonra da bu tanım gereği evrimleşmiş olamayacağını düşündüğü sistemleri inceleyelim.

Behe yaşamın tasarlanmış olması gerektiği sonucuna şu mantıksal düzen içinde ulaşıyor. Tanım gereği, indirgenemez kompleks bir sistemin bir parçası eksik öncüsünün işlevsiz olması gerekiyor. Böylece doğal seçilimde işlevsiz bir yapının seçilmiş olamayacağı ve böylece indirgenemez kompleks yapının bir bütün olarak tasarlanmış olması gerektiği sonucuna varlıyor. Ama gerçekte durum böyle değil. İlk olarak öncü bir sistemin daha az parçadan oluşması gibi bir zorunluluk yokur, yani daha fazla parçadan da oluşuyor olabilir. İkinci olarak öncü sistem farklı bir görevi yapıyor olabilir, yani öncü sistemin tanımdaki gibi işlevsiz olması şartı yoktur. Öncü sistem farklı bir fonksiyonu gerçekleştiriyor olabilir. Görüldüğü gibi Behe’nin kurmuş olduğu mantıksal düzende belirgin bir sorun var. Behe’nin indirgenemez komplekslik tanımına uygun yapılar olabilir ama bu onların evrimleşmiş olamayacağı anlamına gelmez.

Peki Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu düşündüğü, dolayısıyla da evrimleşmiş olamayacağını ileri sürdüğü ve “biyokimyasal makineler” olarak adlandırdığı yapılar gerçekten evrimleşmiş olamaz mı? Bu yapılar gerçekten de bir bütün halinde mi ortaya çıkmış olmak zorunda? İşte bu noktada, Behe’nin vermiş olduğu örnekler incelendiğinde, bilim adamları bu yapıların evrimleşmiş olabilecekleri sonucuna varıyor. İlk olarak bakteri kamçısını ele alalım.

Bakteri kamçısı

Flagellum yani kamçı organı prokaryot ve ökaryot hücrelerde bulunabiliyor. Bakteriler kamçılarını sıvı ortamlarda hareket etmek için kullanıyorlar. Bakteri kamçısının işlevini ve yapısını Mustafa Akyol şöyle açıklıyor (1):

Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.

[…] Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).

Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır.

[…] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır.

Aslında bakteri kamçısının indirgenemez kompleks olup olmadığıyla veya evrimleşmiş olup olamayacağıyla çok ilgisi yok ama yine de belirtmek lazım. Burda adı bahsi geçen bakteri kamçısını oluşturan farklı protein sayısı olan 240 doğru değil. Bakteri kamçılarının çok daha az proteinle oluştukları yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. Örneğin E. coli türü bakterinin kamçısının yapısında 18-20 farklı protein bulunmaktadır (2). Ayrıca farklı bakteri türlerinde farklı (E. coli’ninkinden daha az) sayıda proteinden oluşan kamçı türleri vardır. Ökaryot hücrelerdeki kamçı ise “cilium” olarak adlandırılmaktadır. Yapı olarak bakteri kamçısından oldukça farklı yapıdadır. Örneğin bir hayvan sperm hücresindeki cilium 250 civarında proteinden oluşmaktadır (2). Aslında sayılarda yapılan bu yanlışlığın çok da önemi yok. Asıl önemli olan nokta bakteri kamçısının herhangi bir parçası çıkarıldığında işlevsiz olacağı ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağı gibi hatalı bir sonuca varılmış olmasıdır.

Yapılan homoloji çalışmaları bakteri kamçısı ile “tip III salgılama sistemi” (type III secretory system) (TTSS)’nin birçok parçasının birbiriyle ilişkiliği olduğunu hatta bazı bakterilerde tamamen aynı olduğunu göstermektedir (3). TTSS bakterilerin başka hücrelerin içine protein aktarmak için kullandığı bir yapıdır. Hatta bazı ölümcül bakteriler ürettikleri protein toksinleri bu yöntemle kurbanlarının hücrelerine bu yolla aktarırlar (4). TTSS’nin protein yapısı üzerinde yapılan araştırmalarda bakteri kamçısının bazal (temel) bölümünün TTSS ile direk homolog olduğunu göstermektedir (4). Yani indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bakteri kamçısının ufak bir bölümünün oldukça işlevsel olduğu görülmektedir. Behe ise tek bir parçanın bile çıkarılmasının geri kalan kısmı işlevsiz kılacağını ve doğal seçilim mekanizması tarafından seçilemeyeceğini söylüyordu. Ama görüldüğü gibi indirgenemez kompleks kavramına yapılan itirazdaki gibi öncü bir sistemin asıl sistem ile aynı görevde olması zorunluluğ yoktur. Farklı görevi yapan bir sistem gen eşleşmesi, mutasyon ve doğal seçilim sayesinde başka bir işlev gören bir yapıya dönüşerek sağladığı avantaj sayesinde de korunarak gelecek nesillere aktarılabilir.

Peki bakteri kamçısının TTSS’den nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili neler biliniyor? Bu konuda en geniş bilgiye Nick Matzke’nin makalesinden (4) ulaşmak mümkün. Matzke makalesinde bakteri kamçısının ve TTSS’nin yapısıyla ilgili bilgi veriyor, bakteri kamçısının evrimiyle ilgili önceki modeller hakkında bilgi veriyor ve daha sonra kendi modelini anlatıyor. Bu modellerin kesin doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir ama zaten bu modellerin amacı da bu yapıların nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili mantıklı, olası varsayımlar ortaya koymaktır çünkü Behe indirgenemez kompleks olduğunu söylediği yapılar için bu tip olası modellerin oluşturulmasının mümkün olmadığını söylemektedir.

Bakteri kamçısını bir kenara koyarsak yılan balığı sperm hücresinin kamçısında (ökaryot bir hücrede olduğu için cilium) üç önemli bölüm eksiktir. Yani Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği ve bu yapının vazgeçilmez parçaları olarak belirttiği bazı parçalar bu yılan balığı sperm hücresi kamçısında bulunmamaktadır ve buna rağmen normal olarak görevini görmektedir (6). Bu da Behe’nin belirttiği yapının kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olmadığını göstermektedir.

Kan Pıhtılaşma Sistemi

Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği bir başka sistem de omurgalılardaki kan pıhtılaşma sistemidir. Omurgalıların kan pıhtılaşma sistemi “kaskat” olarak adlandırılan bir yapıdadır. Yani bir nevi domino taşlarından kurulmuş bir sistemdir ve son hamlede kan pıhtılaşması gerçekleşir. Sistemde görevli proteinler, kofaktörler (enzimlerin çalışmasını sağlayan maddeler) ve proteazlar (proteinleri peptit bağlarını kopararak parçalayan enzimler) görev almaktadır. Kan pıhtılaşması iki farklı yolla gerçekleşebilir: İntrensek ve ekstrensek yol. Bu iki yol Jeremy M. Berg’un Biochemistry kitabında aşağıdaki şekilde gösterilmektedir.


Bu şekilde pembe ile gösterilenler maddelerin aktif olmayan, sarı ile gösterilenler ise aktif halledir, mavi ile gösterilenler ise kofaktörlerdir. Ayrıca tüm Roma Rakamıyla gösterilenler rakamın önüne “faktör” koyularak okunur. Örnek vermek gerekirse faktör VIIIa bir kofaktördür ve aktif haldeki faktör IX (yani faktör IXa)’un yardımcı olarak inaktif haldeki faktör X’u aktive hali olan faktör Xa‘ya dönüşmesini sağlar. Şekilden bakarak aynı mantıkla her adımda neler olduğunu anlayabilirsiniz.

Şekilden görülebileceği gibi intrensek ve ekstrensek yollar bir noktada birleşir. İki yolla da faktör X aktive edilir ve faktör Xa ile faktör Va, protrombini trombine dönüştürür. Trombin ise kan plazmasında çözünebilir bir protein olan fibrinojeni parçalayarak fibrine dönüşmesini sağlar ve daha sonra faktör XIIIa‘nın da devreye girmesiyle fibrin pıhtıları oluşarak gerekli yerlerin tıkanması sağlanır. Burda temel yapıyı kısaca anlatmak istedim, daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz.

İşte Michael Behe bu sistemin indirgenemez kompleks olduğunu ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağını iddia ediyor. Yani Michael Behe’nin tanımına göre bu sistemin bir parçasının bile olmaması sistemin çökmesine, çalışmamasına sebep olacaktır. Ama intrensek yolda karşımıza çıkan faktör XII veya diğer adıyla Hageman faktörü yunuslarda ve balinalarda yoktur (5) ama kan pıhtılaşma sistemleri çalışmaktadır. Yani kan pıhtılaşma sisteminin indirgenemez kompleks olmadığını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Ama bunu Michael Behe de görüyor. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bir forumda Kenneth Miller ile Michael Behe karşılıklı tartışırken (tartışma metnine buradan ulaşabilirsiniz) Miller yunuslardaki bu olayı dile getiriyor ve Behe kan pıhtılaşma sisteminde gereksiz parçalar olduğunu kabul ediyor. Behe bu sebeple bütün pıhtılaşma sistemi yerine bu sistem içindeki sadece 4 parçayı (fibrinojen, protrombin, Stuart faktörü, and proakselerin) seçerek bunların indirgenemez kompleks bir sistemin parçaları olduğunu söylüyor. Ama ortada sadece bu parçalardan oluşan bir sistem yok gerçekte ve evrim sürecinde sadece bu parçalardan oluşan bir sistemin oluşması şart değildir. Kaldı ki Behe’nin kitabında söylediği gibi kan pıhtılaşma sisteminin moleküler evrimiyle ilgili hiçbir şey bilinmiyor falan değildir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok makale ve çalışma vardır. PubMed‘de arama yaparak bu konu ile ilgili yazılmış makalelerin listesini görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da bu konuyla ilgili önemli birçok referansa ve linke ulaşabilirsiniz. Yani Michael Behe ya bilimsel literatürü pek iyi takip etmiyor ya okuyucularının takip etmediğini düşünerek bol keseden atıyor ya da hiçbir açıklamayı nedense tatmin edici bulmuyor.

Bağışıklık Sistemi

Michael Behe, Darwin’in Kara Kutusu kitabının 6. bölümünü bağışıklık sisteminin parçası olan ve indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği 3 sisteme ayırıyor. Bu 3 sistemin neden indirgenemez kompleks olmadığı Matt Inlay tarafından Evolving Immunity başlıklı yazısında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bu 3 sistemden biri olan tamamlayıcı sistemin (Complement System) neden indirgenemez kompleks olmadığı Mike Coon’un Is the Complement System Irreducibly Complex? başlıklı yazısında incelenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiği konusunda da birçok bilimsel makale mevcuttur. Mesela daha önce linkini vermiş olduğum PubMed‘de arama yaparak bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili ne kadar çok makale olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da konu ilgili faydalı kaynaklara ulaşabilirsiniz. Ama nedense bunların hiçbiri Michael Behe için yeterli olmuyor. Amerika’da Dover’daki Akıllı Tasarım davasının kararında Yargıç Jones, Behe’ye bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili 58 peer-reviewed (hakemli dergilerde) makale, 9 kitap ve birkaç ders kitabı bölümü gösterildiğini ama Behe’nin bunların hiçbirini yeterli görmediğini söylüyor. Hem de bu kitapların ve makalelerin çok büyük bir kısmını okumamış olmasına rağmen kendi istediği şekilde bir evrim sürecinin bu kitap ve makalelerde anlatılmadığını düşündüğünü söylüyor. Ayrıca yine bu davada verdiği ifadesinde bir yerde bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiğiyle ilgili araştırma yapmadığını çünkü bunun verimli bir çalışma olmayacağını (yani sonuca ulaşamayacağını) düşündüğünü söylüyor. Yani Behe bunun olamayacağına kendini öyle inandırmış ki konuyla ilgili ne tüm bilimsel görüşleri ve bakış açılarını inceleme gereği duyuyor ne de nasıl evrimleşmiş olabileceğini ve kökenini kendi araştırıyor. Aslında bu sadece bağışıklık sistemi ile ilgili de değil. Yukarda anlattığım diğer yapılar için de aynı şey geçerli.

Sonuç

Tüm bunlar bize Michael Behe’nin en başında önemli bir hata yaptığını göstermektedir. Michael Behe bir biyokimyacıdır ve özellikle de protein sistemleriyle uğraşmaktadır. Proteinlerden oluşan kompleks yapıların evrimi konusunda yanlış bir düşüncesi var. Behe şöyle düşünüyor: Elimizde 100 proteinden oluşan kompleks bir sistem varsa bu sistemin evrimleşmiş olması için daha önce 99 proteinden oluşan ve aynı görevi yapan bir yapı olmalıdır. 99 proteinlik yapı ise ancak 98 proteinlik ve aynı görevi yapan bir yapıdan evrimleşmiş olmalı. İşte Behe biyokimyasal yapıların evriminin böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ama bunun böyle olması gerekmediği çok açık. Proteinlerden oluşan yapıların evrimi DNA yapısındaki değişikliklerle olur ve DNA yapısında oluşacak değişikliğin tek bir protein eklenmesine veya yapı içindeki sadece bir proteinin değişmesine sebep olmak zorunda olmadığı çok açıktır. Ayrıca öncü bir sistemin aynı görevi yapıyor olma gibi bir zorunluluğu da mevcut değildir. Ama Behe böyle olması gerektiğini düşünüyor ve bu tip adım adım kademeli bir evrim sürecinin bilim adamları tarafından açıklanamadığını söylüyor. Yani yukarda anlattığım gibi Behe’nin kendisine sunulan ve bu yapıların olası evrim modellerini anlatan makale ve kitapları bu sebeple kabul etmiyor ve yeterli görmüyor. Sanırım bu sebeple Behe hiçbir zaman bu açıdan kendini tatmin eden bir evrim modeliyle karşılaşmayacak çünkü beklediği şey zaten mümkün olmayan birşey.

En son olarak da Michael Behe’nin veya başka birinin şimdiye kadar, herhangi bir yapının indirgenemez kompleks olduğunu ve evrimleşmiş olamayacağını savunduğu ve hakemli dergilerde yayınlanmış hiçbir makale olmadığını belirtmek istiyorum. Sanırım Behe artık, konuyu fazla bilmeyen ve araştırma yapma imkanı olmayan insanları etkilemek için kitap yazmak yerine bilimsel olduğunu iddia ettiği argümanlarını hakemli dergilerdeki makaleleriyle bilim adamlarına sunmalı.

Akıllı Tasarım hareketi önceki yazılarımda da belirttiğim gibi argümanlarını bilgisizlikten almaktadır. Bilimde bazı boşluklar yaratıp bunların sebebini akıllı bir tasarımcıya atfetmek bilimin araştırma, gözlem ve deney gibi kademelerini ortadan kaldırmak ve yüzyıllar öncesinin gücünü bilgisizlikten alan düşüncelerini kabullenmekten başka birşey değildir. Baksanıza Behe bağışıklı sistemiyle ilgili araştırmalarda sonuca ulaşılamayacağını düşündüğü için araştırmadığını söylüyor. Bu nasıl bir bilimsel yaklaşımdır. Bir bilim adamı böyle önyargılarla hareket etmemelidir. Behe işin başından kendi kriterlerine göre evrimleşmiş olmayacağına karar veriyor ve bu sebeple o yapıları araştırmıyor hatta yapılan tüm araştırmaları inceleme gereği bile duymuyor.

Bir de Akıllı Tasarımcılar teorilerinin bilimsel olduğu iddiasıyla okullarda öğrencilere öğretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hakkında hakemli saygın bilim dergilerinin hiçbirinde bir tane destekleyici makale yazılmamış bir teorinin (aslında ortada teorisi falan yok ama…) okullarda öğretilmesi çok yanlış olur.
Referanslar:
1. Mustafa Akyol, Akıllı Tasarım [Intelligent Design] Teorisi, 2004
2. N. J. Matzke, Evolution in (Brownian) space: a model for the origin of the bacterial flagellum, 2003
3. Ian Musgrave, Evolution of the Bacterial Flagella, 2000
4. Kenneth R. Miller, The Flagellum Unspun: The Collapse of “Irreducible Complexity”, 2004
5. Robinson, A. Jean, Kropatkin, Mona, and Aggeler, Paul M. 1969. Hageman Factor (Factor XII) Deficiency in Marine Mammals. Science 166:1420-1422.
6. Kenneth R. Miller, Answering the Biochemical Argument from Design, 2003


Ernst Haeckel’in embriyo çizimleri üzerine Yaratılışçı çarpıtmalar

Mart 1, 2008

Bir grup bilimci, bilgi birikimine katkı sağlamak için emek sarf ediyor ve birtakım bulgular ortaya koyuyor. Fakat bu sonuçlar, bilgi üretmeyen, bilim asalağı durumundaki Yaratılışçılar tarafından, Darwin ve Evrim Kuramını karalamak için sömürülüyor. Araştırmacılar sonunda, bilim dünyasında görmeye pek alışık olmadığımız bir şekilde, çalışmalarının Yaratılışçılar tarafından çarpıtıldığını, Ernst Haeckel’in kimi çalışmalarının bilimsel gerçeklere uymasa da, konuya genel bakışının doğru olduğunu ve embriyoloji biliminin Darwin’in çalışmaları ve Evrim Kuramıyla tam bir uyum içinde bulunduğunu dünyaya duyurmak zorunda kalıyor.

Yaratılışçıların propaganda dokümanlarına baktığımda aklıma hep, çöl yaşamının güçlü ve mağrur hayvanı deveye atfedilen ve çoğumuzun bildiği küçük öykü gelir. Hani, “Boynun neden eğri?” diye sorulduğunda, onun “Nerem doğru ki!” dediği öykü.

Yaratılışçıların iddialarıyla ilgili hangi konuya el atılsa, içinden mutlaka bir bit yeniğinin çıkması, artık çocukların dahi fark ettiği sıradan bir gerçek haline gelmiş vaziyette.

Bu bağlamda Türk halkının aydınlanma mücadelesine katkı amacıyla, Yaratılışçıların bir çarpıtmasını daha insanımızın bilgisine sunmak istiyorum:

Science’daki haber ve Yaratılışçının yorumu

Yaratılışçıların propaganda amacıyla yaygın olarak kullandıkları dokümanlardan biri açıldığında, “Bilim Tarihinin En Büyük Sahtekarlığı: Evrim Teorisi” başlığı görülür. Fakat başlığın hemen altına bakıldığında, Ernst Haeckelbüyük sahtekârlığı ifşa edenin kendisinin de sahte bir ad kullandığı fark edilir. Peki Evrim Kuramı, uzmanlık isteyen bir konu olduğuna göre, bunu ifşa edenin en azından bir yüksek eğitiminin olması gerekmez mi? Ne gezer, adam lise mezunu.

Sahte isimli, sahte uzman, bilim sahtekârlığını açıklıyor!

Bakalım bu işin mümkünü var mı? İnternetteki sayfayı okumaya devam edelim:

Ünlü bilim dergisi Science, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel’in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. ‘Haeckel’in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi’ başlıklı yazıda şöyle denmektedir:
“Londra’daki St. George’s Hospital Medical School’dan embriyolog Michael Richardson, ‘(Haeckel’in çizimlerinin) verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış’ diyor… O ve arkadaşları Haeckel’in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yapmışlar. Richardson, Anatomy and Embryology dergisine yazdığı makalede, ‘embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede farklı görünüyorlar’ diye not ediyor.

Haeckel’in, embriyolorı benzer gösterebilmek için, bazı organları kasıtlı olarak çizimlerinden çıkardığını ya da hayali organlar eklediğini bildiren Science dergisi, yazının devamında şu bilgileri vermektedir:
“Richardson ve ekibinin bildirdiğine göre, Haeckel sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için büyüklükleri ile oynamış, bazen embriyoları gerçek boyutlarından on kat farklı göstermiş. … Richardson ‘(Haeckel’in çizimleri) biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan biri haline geliyor’ diyor.

Bu alıntıdan sonra sahte isimli, sahte uzmanımız bilgiççe bir değerlendirme yapıyor:

Evrim teorisini desteklemek uğruna yapılan tüm bu bilimsel sahtekarlıklar ya da önyargılı değerlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür ideoloji olduğunu göstermektedir. Her ideolojinin olduğu gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarları vardır ve bunlar evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama çabası içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik bir biçimde bağlanmışlardır ki, ellerine geçen her bulguyu, evrimle hiçbir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir kanıtı olarak algılamaktadırlar. Bu kuşkusuz bilim adına üzücü bir tablodur; çünkü bilim dünyasının temelsiz bir dogma uğruna yanlış yönlendirildiğini gösterir.

Şimdi bu yazıyı okuyan bir kişi ne düşünür? Kafasında büyük olasılıkla Ernst Haeckel, çalışmaları ve Evrim Kuramı hakkında ciddi sorular oluşur. En azından bir şüphe doğar. Hatta, tanınmış bilim dergisi Science bile konuyu ele aldığına göre, acaba Yaratılışçıların söylemleri doğru olabilir mi, diye de düşünebilir.

Bilimci Michael Richardson’un açıklamaları

Şimdi işin aslına bakalım…
Öncelikle Science dergisindeki “Haeckel’in Embriyoları: Sahtekârlık Yeniden Keşfedildi” başlıklı yazıyla ilgili bir iki şey söylemek gerekli: Bu yazı, bilimsel bir araştırma makalesi değildir. Derginin “Araştırma Haberleri” kısmında yer alan, uzunluğu bir sayfadan daha kısa, bir yorum yazısıdır (1). Yazıyı yazan Elizabeth Pennisi ise, derginin kadrolu yazarlarından biri olup, kendisinin herhangi bir akademik ya da araştırmacı kimliği yoktur.

Pennisi yazısının başlığına ne koymuştu? “Sahtekârlık Yeniden Keşfedildi.” Yaratılışçı bu yazıya dayanarak ne demişti: “Her ideolojinin olduğu gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarları vardır ve bunlar evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama çabası içindedirler.”

Şimdi bundan sonraki gelişmeleri izleyelim…
Makalelerinin (2) yayımlanmasından birkaç ay sonra, Pennisi’nin yazısından yola çıkarak Yaratılışçıların, kendi araştırmalarını bilinçli şekilde çarpıtıp, Evrim Kuramına saldırı için kullanmalarından çok rahatsız olan Michael Richardson ve arkadaşları, en sonunda Science dergisine bir mektup göndermek zorunda kalırlar. Yaratılışçıların gerçek yüzünü göstermesi açısından bu önemli mektubun dikkatle okunması gerekiyor: Yaklaşık bir sayfalık mektubun burada sadece ilk paragrafının çevirisini aktarmak istiyorum:

Bizlerin bazısının yardımcı yazar olarak yer aldığı ve Elizabeth Pennisi tarafından da konu edilmiş (Araştırma Haberleri, 5 Eylül 1997 s. 1436) yeni bir çalışma, Ernst Haeckel tarafından geçen yüzyılda yayımlanmış embriyo çizimlerindeki hataları inceledi. Çalışmamız, ulusal kanalda yayımlanan bir tartışma programında Evrim Teorisine saldırmak ve evrimin embriyolojiyi açıklayamayacağını göstermek için kullanılmıştır. Bizler bu bakış açısına kesinlikle katılmıyoruz. Embriyolojiden elde edilen bulgular Darwinci evrim ile tamamen uyumludur. Haeckel’in tanınmış çizimleri, uzun zamandır bilinen Yaratılışçı bir tartışma konusudur. (Bu çizimlerin) ilk sürümleri, farklı omurgalı türlerinde oldukça benzer görünen genç embriyoları gösterir. Temelde, Haeckel haklıydı. Bütün omurgalılar (notokorda, vücut bölmeleri, farinks keseleri içeren) benzer bir vücut taslağı geliştirirler. Bu ortak gelişme planı, ortak bir evrimsel geçmişi yansıtır. Bu bilgi, farklı hayvanlardaki gelişimin ortak genetik mekanizmalar tarafından kontrol edildiğini bildiren çok yeni ve önemli kanıtla da uyumludur. (�)
[Michael K. Richardson, James Hanken, Lynne Selwood, Glenda M. Wright, Robert J. Richards, Claude Pieau, Albert Raynaud, (1998). Science. 280(5366), s.983]

Saygıdeğer okuyucular düşünebiliyor musunuz, bir grup bilimci, bilgi birikimine katkı sağlamak, gerçeğe ulaşmak için emek sarf ediyor ve birtakım bulgular ortaya koyuyor. Fakat bu sonuçlar, bilgi üretmeyen, bilim asalağı durumundaki Yaratılışçılar tarafından, Darwin ve Evrim Kuramını karalamak için sömürülüyor. Çaresiz kalan araştırmacılar sonunda, bilim dünyasında görmeye pek alışık olmadığımız bir şekilde, çalışmalarının Yaratılışçılar tarafından çarpıtıldığını, Ernst Haeckel’in kimi çalışmalarının bilimsel gerçeklere uymasa da, konuya genel bakışının doğru olduğunu ve embriyoloji biliminin Darwin’in çalışmaları ve Evrim Kuramıyla tam bir uyum içinde bulunduğunu tüm dünyaya duyurmak zorunda kalıyorlar.

Michael Richardson'un embriyo fotoğrafları
Michael Richardson’un embriyo fotoğrafları

Bundan birkaç yıl sonra aynı araştırmacının, hazırladığı kapsamlı bir derleme yazısında, konuya son noktayı net bir şekilde koyduğu görülüyor:

“Haeckel’in çok eleştirilen embriyo çizimleri, filogenetik hipotezler, eğitime destek ve evrime kanıt olmaları açısından önemlidir. Çizimlerle ilgili bazı eleştiriler mantıklı ve akla yatkın iken, diğerleri daha çok art niyetlidir.” (Richardson ve Keuck) (3)

Çarpıtmalarına destek için kullandıkları araştırmacıların yanıtlarını tokat gibi yiyen safsata erbabının yazdığını tekrar anımsayalım, sevgili dostlar. Ne demişti: “Evrim Teorisini desteklemek uğruna yapılan bu tüm bu bilimsel sahtekârlıklar ya da önyargılı değerlendirmeler, bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür ideoloji olduğunu göstermektedir.”

Şimdi kime inanılacak? Sahte isimli, sahte uzmana mı?
Yoksa onun, emeklerini sömürdüğü bilim insanlarına mı?
Bu, Türk insanının önünde duran yaşamsal önemde bir seçimdir…

Yaratılışçının “Darwin, Evrim Kuramı ve Haeckel ilişkisi” yorumu

Yaratılışçıların yüzlerce internet sitesi var; fakat hepsi aynı merkezden beslendiklerinden olacak, benzer konuları benzer bilgilerle işliyorlar. Farklılık sadece yorumlardaki çarpıtma ölçüsünde oluyor. Örneğin Ernst Haeckel’in, farklı omurgalı gruplarına ait embriyoların erken gelişim evreleriyle ilgili 19. yüzyılda hazırladığı çizimler konusunda Yaratılışçıların yaptığı yayınlar, bilimsel kaynakları nasıl bilinçli bir şekilde çarpıttıklarının farklı örneklerini içermektedir.

Bu sayfalarda dikkat çekici bir nokta, Yaratılışçıların Darwin’in Evrim Kuramı ile Haeckel’in çalışmaları arasında organik bağ kurmaya çalışmalarıdır. Evrim Kuramını neredeyse Haeckel ve embriyolojinin bir uzantısı gibi göstermek istiyorlar. Böylece Haeckel’in sahtekâr olduğu propagandası üzerinden, Darwin ve Evrim Kuramını da karalayabilecekleri kanısındalar.

Bu bağlamda sahte isimli, sahte uzmanın “Bir Zamanlar Evrimin -Embriyolojik Kanıtı Var- Sanılıyordu” başlıklı internet sayfasındaki birkaç alıntıyı inceleyelim:

(…) Buna rağmen Darwin ve onu destekleyen diğer biyologlar, Haeckel’in çizimlerini referans olarak kabul etmeye devam ettiler.
(…) Darwin, başta da belirttiğimiz gibi, Haeckel’in çizimlerini ve yorumlarını, devrin diğer bilim adamlarının aykırı görüşlerini hiçe sayarak almış ve teorisini desteklemek için kullanmıştı. (…)
(…)Darwin, Haeckel’in sahtekarlığından güç bulmuş ve embriyolojiyi, kendi ifadesiyle, teorisine ‘delil sağlayan en güçlü gerçekler sınıfı’ olarak kabul etmişti. (…)

Yukarıdaki alıntılara bakıldığında, Darwin’in, Haeckel’in çizimlerini, yorumlarını, Evrim Kuramını desteklemek için kullandığı, hatta Haeckel’in çizimlerinden güç alarak -embriyolojiyi kuramı için en güçlü kanıtlar bütünü- olarak kabul ettiği anlaşılıyor.

Gerçek tarih ne diyor?

Fakat Yaratılışçıların çarpıtmalarından, gerçek tarihe ve orijinal kaynaklara dönüldüğünde, durumun hiçte öyle olmadığı görülüyor. Şöyle ki, şayet Darwin, Evrim Kuramı ve Haeckel ilişkisi Yaratılışçının yazdığı gibiyse; çizimlerini ilk kez 1874 yılında yayımlayan (4) Haeckel, nasıl oluyor da, kuramını ilk kez 1859 yılında -yani Haeckel’den 15 yıl önce açıklayan- Darwin’e destek ya da esin kaynağı olabilir? Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayımladığı 1859′da Haeckel 25 yaşındaydı ve Sicilya ile İtalya arasındaki Mesina Boğazı’nda deniz omurgasızları topluyordu (5).

Charles Darwin kuramını açıkladığı Türlerin Kökeni’nin ilk baskısını 1859, altıncı ve son baskısını ise 1872 yılında yaptı. Diğer bir deyişle, Darwin Evrim Kuramı üzerine söylemek istediklerinin çok büyük kısmını, 1874′den önce zaten söylemişti.

Bu tarih çelişkisinden çok daha önemli bir nokta, şayet Darwin Haeckel’in çizim ve görüşlerinden Yaratılışçının üzerine basa basa söylediği boyutta etkilendiyse, neden Evrim Kuramı açısından en önemli eseri olan Türlerin Kökeni’nin ilk dört baskısında, Ernst Haeckel’den tek bir yerde dahi söz etmiyor? Beş ve altıncı baskılarda ise Haeckel’in adı sadece bir kez anılıyor. Halbuki Haeckel’in embriyolojiyle ilgili ilk ciddi görüşü yani “biyogenetik yasa”sı 1866′da yayımlanmıştı.

Saygıdeğer okuyucular, lütfen düşünün. Haeckel isimli bir embriyolog var ve bu kişinin çalışmaları ve embriyoloji sizin en önemli kuramınızın temel dayanaklarından birini oluşturuyor. Üstüne üstlük, 600 sayfaya yakın devasa eserinizin 15 bölümünden biri de, embriyoloji ve morfolojiyle ilgili. Ve siz Haeckel’den sadece birkaç cümle, o da, sınıflandırma bilimine yeni kattığı filogeni bilim dalıyla ilgili olarak söz ediyorsunuz. Peki bu bölümde embriyolog Haeckel’den söz edilmiyor da, embriyoloji bilgilerinden yararlanılan başka bilginlerin de mi ismi geçmiyor? Neredeyse Haeckel dışında herkes var!: Karl von Baer, Fritz Müller, Milne Edwards, Louis Agassiz, John Lubbock, Thomas Huxley.

Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında dile getirdiği Evrim Kuramına temel aldığı embriyoloji kuramı, Haeckel’in değil, Yaratılışçı Karl von Baer’in kuramıydı. Demek ki gerçek, Yaratılışçıyı her zaman olduğu gibi yine yalanlıyor…

Yaratılışçının orijinal kaynak çarpıtması

Yaratılışçı sitede bu konuyla ilgili bir diğer grup ifade bulunmaktadır ki, bunlar biraz daha özel, ama önemli bir konuya vurgu yapmaktadır, izleyelim:

(…) Haeckel, tek bir embriyo çizimi yapmış, sonra da bunu çok küçük farklılıklara uğratarak insan, maymun ve köpek embriyosu diye yanyana yerleştirmişti! Aynı resmi yanyana basınca, doğal olarak ‘birbirinin aynı’ duruyorlardı. İşte Darwin’in İnsanın Türeyişi kitabında kaynak olarak gösterdiği ‘çalışma’ buydu.

Ancak Darwin bir embriyolog değildi. Hiçbir zaman embriyoları mercek altına alıp kapsamlı bir biçimde incelememişti. Dolayısıyla bu argümanını geliştirirken bu konuda otorite saydığı kişilerden alıntı yaptı. Verdiği dipnotta özellikle bir isim dikkat çekiyordu: Natürliche Schöpfungsgeschichte (Doğal Yaratılış Tarihi) adlı kitabında çeşitli embriyo çizimleri vermiş ve bunlar üzerine yorumlar yapmış olan Alman biyolog Ernst Haeckel.

Yaratılışçıların orijinal kaynakları nasıl çarpıttıklarının başka bir türü bu örnekte görülür. Yaratılışçıların çarpıttığı bilgi, Darwin’in İnsanın Türeyişi kitabında kullandığı birkaç şekilden biri olan, insan ve köpek embriyolarının karşılaştırıldığı bir numaralı şekil ve onunla ilgili dipnottur.

Orijinal kaynak gerçekte ne diyor?

Önce sözü geçen şekil ve dipnotun orijinal kaynaktan çevirisini okuyalım.
Şekil 1′le ilgili Darwin’in dipnotu:

“İnsan embriyosu (üstteki şekil) Ecker’in şu eserinden alınmıştır; Icones Phys. 1851-1859, tab. xxx, fig 2. Bu embriyo 10 çizgi boyunda olduğundan, resim çok büyütülmüştür. Köpek embriyosu Bischoof’un şu eserinden alınmıştır; Entwicklungsgeschichte des Hunde Eies, 1845, tab. Xi, fig 42B. Bu resim beş kat büyütülmüştür ve embriyo yirmi beş günlüktür. İç organlar şekle dahil edilmemiş olup, dölyatağı uzantıları her iki resimde de çıkarılmıştır. Bana bu şekilleri salık veren Prof. Huxley’dir ve onlardan yararlanma düşüncesi, onun “İnsanın Doğadaki Yeri” adlı çalışmasından doğmuştur. Haeckel de Schöpfungsgeschichte adlı kitabında benzer çizimler vermiştir.”

Yaratılışçılar yukarıdaki dipnot bilgisini, Darwin’in kuramını oluşturmada Haeckel’i kaynak olarak kullandığı ve ondan esinlendiği propagandasını yaymak için kullanmaktadır. Yukarıda aktardığım ilgili dipnot ve şekle bakıldığında, Darwin’in hangi kaynakları ve bilim adamlarını kendisine referans aldığını, çok açık şekilde belirttiği görülür. Sanki Darwin o günlerde, çarpıtma olasılığını görmüş gibi, her şeyi açıkça yazmıştır. Şekillerin Haeckel’den değil, Ecker ve Bischoof’tan alındığı, hem şekil altında hem de dipnotta çok net bir şekilde yazılmıştır. Şekilleri bu kaynaklardan alırken neleri değiştirdiğini de bir bilim adamı dürüstlüğü ile açıkça yazmıştır. Prof. Huxley’in eserinden esinlendiğini net bir şekilde bildirmiştir. Haeckel ile ilgili bilgi ise önemsiz ve itinasız şekilde verilmiştir. Kitabın adı bile eksik yazılmıştır (6). Halbuki diğer kaynaklar adı, yılı, sayfası, şekil numarası ile bilimsel düzene uygun bir şekilde aktarılmıştır. Şimdi buradan yola çıkarak; Darwin, Haeckel’in çizim ve görüşlerinden güç almıştır, onu referans olarak kabul etmiştir, demek olası mı? Şayet alsaydı, diğerlerini yazdığı gibi açık bir şekilde onu da yazardı. Darwin’in Haeckel’le arasına bilimsel anlamda her zaman bir mesafe koymasında en önemli etken, onun eserlerinde Lamarkçı bir evrim anlayışını benimsemiş olmasıdır.

Yaratılışçıların, bu özgün kaynakların varlığında, gerçeği çarpıtmalarının mümkün olmadığını artık anlamaları gerekmektedir.
DİPNOTLAR:

1) E. Pennisi (1997). Haeckel’s Embryos: Fraud Rediscovered. Science 277 (5331):1435.
2) M. K. Richardson, J. Hanken, M. L. Gooneratne, C. Pieau, A. Raynaud, L. Selwood, G. M. Wright (1997). There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current theories of evolution and development. Anatomy and Embryology, 196, ss.91-106.
3) M. K. Richardson ve G. Keuck (2002). “Haeckel’s ABC of evolution and development”, Biol. Rev. 77. ss.495-528.
4) E. Haeckel (1874). Anthropogenie: Keimes- und Stammes-Geschichte des Menschen. Leipzig: Engelmann. (Richardson ve ark., 1997′den).
5) Robert C. Stauffer (1957). Haeckel, Darwin, and Ecology. The Quarterly Review of Biology, vol. 32(2), s.138.
6) E. Haeckel (1868). Natürliche Schöpfungsgeschichte, 1st Ed. Georg Reimer, Berlin. (M. K. Richardson ve J. E. Jeffery (2002). Editorial: Haeckel and Modern Biology. Theory Biosci. 121: 247-251′den alınma)

Metinde geçen Yaratılışçı tezler için:
http://www.harunyahya.org/Makaleler/sahtekar.html
http://www.harunyahya.org/evrim/birzamanlar/birzamanlar07.html


Apandis, kuyruk sokumu kemiği ve körelmiş organlar

Mart 1, 2008

Evrim karşıtlarının sıklıkla üzerinde çarpıtma yaptığı bir konu da körelmiş organlardır. Bakın Harun Yahya, darwinizminsonu.com sitesinde bu konu hakkında neler söylüyor:

Evrim literatüründe uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan iddialardan biri, “körelmiş organlar” kavramıdır. Ancak bir kısım yerli evrimciler, “körelmiş organlar”ı hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar.Körelmiş organlar iddiası bundan bir asır kadar önce ortaya atılmıştı. İddiaya göre, canlıların bedenlerinde atalarından kendilerine miras kalmış, ancak kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar yer alıyordu.

Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi, çünkü bilgi eksikliğine dayanıyordu. “İşlevsiz organlar”, aslında “işlevi tespit edilememiş” organlardı.

Körelmiş organların ortak atadan türemeye delil oluşturduğu iddiasının “sessiz sedasız bir kenara bırakıldığı” ve bunu sadece “bir kısım yerli evrimcinin” savunmakta olduğu tamamen haya ürünü, uydurma bir iddiadır.

Bu konudaki en büyük çarpıtma aslında körelmiş organların işlevsiz organ diye sunulması ve bunların işlevi olmaması gerektiği şeklinde anlatılması. Bu kesinlikle doğru değildir. Körelmiş organ demek işlevsiz organ demek değildir. Bundan 150 yıl önce Darwin bunu açıkça ortaya koymaktadır.


Neandertaller Üzerine Çarpıtmalar

Mart 1, 2008
Harun Yahya’nın insanın evrimiyle ilgili yazılarında neandertallerin(Homo neanderthalensis) bir insan ırkı olduğunu iddia eder[1, 2, 3, 4…]. Peki bu tür tanımlamalarını hangi “metoda” dayanarak yapıyorlar?

  • Ölülerini gömüyorlar
  • Müzik aletleri yapıyorlar
  • Homo sapienslerle beraber kültür paylaşıyorlar

Evet aynı tür olduğunu böyle belirliyor! Tür tanımlamasında yeni bir boyut! Neandertal, gelişmiş bir homo türüdür, bu yüzden bu yukarıdakileri yapmaları normaldir. Ancak bu onları, modern bir insan ırkı yapmaya yetmez; Anatomisi zaten kendi deyimiyle “herhangi bir spekülasyona açık değildir”[1]. Aşağıdaki modern insanla neandertal iskeletinin arasındaki belirgin farkları görmek için, bu konuda uzman olmaya bile gerek yok.

Neandertal ve İnsan iskeleti
neanderthalsapiens.jpg

Bir iki tanesini sıralıyalım:

  • Kafatası beyin sığası insanınkinden oldukça fazladır.
  • Fazlasıyla belirgin kaş kemerleri vardır.
  • Boyun insanlarda dik olmasına karşın, neandertallerde öne doğru kavis alır.
  • Göğüs kafesi, modern insanlarınkinin aksine belirgin bir şekilde aşağıya doğru genişler.
  • Leğen kemikleri daha geniştir.
  • Bacaklarının üst kısmı(uyluk) düz değil, öne doğru kavislidir.
  • Bacaklarının alt kısmı(kaval kemiği) , üst kısımdan daha kısadır.
  • … vb.

Bu farklar Harun Yahyanın ,”Günümüz insanından tek farkları, iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatası ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır”[2] şeklinde küçümsediği gibi değil sanırım.

Harun bunların -küçük- bir kısmına açıklama getirilmeye çalışmış olsada, getirdiği açıklamalar komik olmaktan öteye gidememiştir. Hatta bu farkların büyük bir kısmından bahsetmemiş ve gizlemiştir.

Kafatası beyin sığasını “1600 cc’lik kafatası hacmi, günümüz insanının ortalamasından fazladır.” diyerek küçümsemiştir. Modern insanın kafatası beyin sığası ortalaması yaklaşık olarak 1350cc’dir. Yani verdiği rakamla, insandan 250cc daha fazla! Şöyle bir örnek vereyim, en küçük kafatası sığası olan avustralya yerlilerinin ortalaması 1256′dır. Zaten, bu ortalamayıda kitabında yanıltıcı bir şekilde 900-1100 olarak sunmaktadır[4]. Belirgin kaş çıkıntılarının aborijinilerde de olduğunu belirtiyor, fakat bu kadar belirgin olmadığına değinmiyor.

Birde neandertalin sınıflandırmasıyla ilgili birşeyler söylemiş, günümüzde neandertaller ayrı bir tür olarak tanımlanır. Ancak bu halen tartışılmaktadır, daha fazla bilgi edinilince Homo Sapiens‘in bir alt-türü olduğu kabul görebilir. Bu birşeyi değiştirmez. Neandertaller bir ırk değil, ayrı bir tür ve alt-türdür, insan ırkı değil.

Harun Yahya, çoğunluğun farketmeyeceğini, farketse bile önemsemeyeceğini bildiği için öyle kaygısızca çarpıtmalar yapmaktadır ki…

[1] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_darwinizm/darwinizm13.html
[2] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_evrim_aldatmacasi/evrim9.html
[3] http://www.harunyahya.org/evrim/aragecis_acmazi/aragecisacmazi4b.html
[4] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_evrim_aldatmacasi/evrim9.html


Harun Yahya’nın hayali fosilleri (devam ediyor)

Mart 1, 2008
Harun Yahya’nın hayali fosilleriyle ilgili önceki yazımda hayali bir leopar kafatasından bahsetmiştim. Bu yazımda ise levrek olduğu iddia edilen bir fosili ele alacağım.

96.jpg

Harun Yahya, Yaratılış Atlasında bu resimdeki fosilin ve alttaki canlının levrek olduğunu ve ikisinin tamamen aynı olduğunu, levreklerin 50 milyon yıldır hiç değişmediğini, bunun da evrim teorisinin yanlış olduğunu gösterdiğini iddia ediyor.

İlk olarak bu resimdeki canlıların ne olduğunu bakalım. Resimde fosili olan canlı Phareodus testis. Bu canlı bilimsel sınıflandırmada Osteoglossiformes (kemikli dilliler) takımına dahildir. Alttaki resimde görülen canlı ise Lepomis macrochirus ([1][2]) türüne ait ve bilimsel sınıflandırmada Perciformes (levreksiler) takımında bulunuyor. İki canlının farklı takımlarda olması birbirlerinden oldukça farklı olduklarını açıkça göstermektedir. Yani ortada Harun Yahya’nın iddia ettiği gibi ikisinin de levrek olması gibi bir durum söz konusu değil. Fosili görülen canlı levreksiler takımında bile değil.

Peki alttaki resimde gördüğümüz canlı levrek mi? Maalesef değil. Harun Yahya onu da tutturamamış. Lepomis macrochirus Levreksiler takımına dahil olmasına rağmen Moronidae (Levrek) ailesinde (familyasında) değildir Centrarchidae ailesine dahildir.

Yaratılış Atlası (Harun Yahya’nın evrimle ilgili diğer tüm kitapları gibi) baştan sona bu tip önemli yanlışlarla dolu. Zaman buldukça bunlara değinmeye çalışacağım.


Harun Yahya’nın hayali fosilleri (devam ediyor-2)

Mart 1, 2008
Harun Yahya’nın hayali fosilleri bitmek bilmiyor. Bu sefer de aşağıdakilerin her ikisinin de ringa balığı olduğunu, tamamen aynı olduğunu ve yaklaşık 50 milyon yıldır hiç değişmediğini söylüyor.

104.jpg

İlk olarak fosilin ne olduğuna bakalım. Fosildeki canlı Diplomystus cinsine dahildir. Bu cinsin hangi takıma dahil olduğuna bakalım: Ellimmichthyiformes.

Şimdi de alttaki resimde görülen balığa bakalım. Resimdeki balık Harun Yahya’nın dediği gibi ringa balığı yani Clupea cinsine dahil. Peki ringa balığı fosildeki canlı ile aynı takımda mı? Ringa balığı Clupeiformes takımında.

İki canlı da Actinopterygii (Işısal yüzgeçliler) sınıfında olmasına rağmen bu sınıfın farklı takımlarında yer alıyorlar. Görüldüğü gibi Harun Yahya bilimsel sınıflandırmada bırakın aynı familyada, cinste, türde olmayı daha aynı takımda bile olmayan canlıları tamamen aynıymış gibi göstermeye çalışıyor.


Harun Yahya’nın hayali fosilleri

Mart 1, 2008
Heralde aranızda Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası kitabını duymayan yoktur. Hani şu Avrupa ve Amerika’da okullara ve bilim adamlarına bedava olarak gönderilen yaklaşık 6 kg ağırlığındaki kitap. Hani şu bilim adamlarının çok etkilendiği ve Harun Yahya’ya göre okuyan herkesin evrim teorisinin yanlış olduğunu kabul ettiği kitap.

Bu kitaba HY’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Kitabı incelerseniz göreceğiniz şey şudur: HY bir fosil resminin yanına bugün varolan bir canlının resmini koyar. Resmin altına fosilin bulunduğu yeri ve tahmini yaşını yazar. (Fosille ilgili hiçbir katalog bilgisi yoktur. Yani fosille ilgili herhangi bir araşırma yapma olanağınız yok. Fosillerde en önemli belirleyici unsur fosilin katalog numarası veya fosile verilen özel isimdir. Fosiller bu etiketleri ile tanımlanır. Ama HY kitabındaki yüzlerce fosilin hiçbir için böyle bu bilgiyi vermiyor. Sanırım kimsenin bunların peşine düşüp araştırmasını istemiyor. Bunu söylediklerin doğru mu yanlış mı olduğunun araştırılmaması veya araştırılmasının mümkün olduğunca zorlaşması için yaptığı çok açık.) Daha sonra bunların altında da bu fosil ile resimdeki canlının tamamen aynı olduğunu, hiç değişmemiş olduğunu, evrimcilerin söylediklerinin yalan olduğunu söyler ve bu sebeple evrimin olmadığını iddia eder. İşte bu şekilde bütün kitap boyunca aynı hikayeyi dinliyoruz HY’dan.

Kitabı incelerken fosillerden bir tanesi gözüme çarptı. 148 ve 149. sayfalarda 89 milyon yıllık bir leopar kafatası olduğu iddia edilen bir fosil var.

leopardskull.gif
(Büyütmek için resme tıklayın.)

Bu tamamen hayal ürünü bir fosildir. Ortada katalog numarası, fosil adı veya bu buluşla ilgili bilgi veren herhangi bir referans olmadığı için bu resimdeki fosilin gerçekte ne olduğunu malesef araştıramıyoruz. Ama emin olduğumuz birşey var. Eğer bu gerçekten bir leopğar fosili ise HY’nın verdiği 89 milyon tamamen uydurmadır. En eski leopar fosilleri yaklaşık 3.8 milyon yıl öncesine dayanır. Aslan, kaplan, leopar ve jaguarları da içine alan Panthera cinsinin yaklaşık 6 milyon yıl önce birbirinden ayrışmaya başladığı düşünülmektedir. Yani bu tarihten öncesi için aslna, kaplan, leopar ve jaguar türlerinden bahsetmek mümkün değildir.
Günümüzde yaşayan tüm kedigillerin (ev kedisi ve büyük kediler dahil) ortak atalarının yaklaşık 11 milyon yıl önceye dayandığı canlıların DNA’ları üzerinde yapılan çalışmalarla anlaşılmıştır (1). Ama işin içine soyu tükenmiş tarihi kedigiller de katıldığında bu tarih daha da eskilere gider. 30-20 milyon yıl önce yaşamış olan Proailurus kedigillerin bilinen en eski ortak atası olarak kabul edilmetedir (2). Proailurus’u, 20-10 milyon yıl önce yaşamış olan Pseudaelurus takip etmiştir(2). Pseudaelurus kedigillerin bilinen en yakın ortak atasıdır.
Görüldüğü gibi 89 milyon yıllık leopar fosili bilimsel bulgularla ve verilerle tamamen çelişmektedir. Ortada böyle bir fosil yoktur. Bu tamamen hayal ürünü ve uydurma bir fosildir.

Bu kitap incelendikçe daha çok fazla bu tür hayali fosil bulunacağına eminim. Ama bununla kim uğraşır veya uğraşmak ister bilmiyorum.

Bu arada son birşey daha ekleyeyim. Bu resimdeki kafatası bir leoparınkinden çok ayınınkine benzemektedir. Bu konu üzerinde biraz araştırma yapacağım. Bakalım bu işin altından neler çıkacak.

Referanslar:
1. W.E. Johnson et al.: The Late Miocene radiation of Modern Felidae: A genetic assessment. Science 6 January 2006: Vol. 311. no. 5757, pp. 73 – 77
2. Rothwell, T. 2003. Phylogenetic systematics of North American Pseudaelurus (Carnivora, Felidae). American Museum Novitates No. 3403, 64pp.


Balina Evrimine Dair Harun Yahya’nin Çarpıtmaları

Mart 1, 2008

http://harunyahya.org/Makaleler/balina_masali.htm adresinde, National Geographic dergisinde(NGM) yayınlanmış balinaların evrimi hakkındaki makaleyi yalanlamaya çalışıyor. Makalenin girişi, genel Harun Yahya üslubu doğrultusunda NGM’e asılsız iddialarla saldırmakta, ancak burayı geçelim.
Makalede dergiye ait olduğu belirtilen geçiş türü sıralanmakta:

Pakicetus (50 milyon yıl önce > Ambulocetus (49 milyon yıl önce) > Rodhocetus (46.5 milyon yıl önce) > Procetus (45 milyon yıl önce) > Kutchicetus (43-46 milyon yıl önce) > Durodon (37 milyon yıl önce) > Basilosaurus (37 milyon yıl önce) > Aetiocetus (24-26 milyon yıl önce)

Hemen ardından bu sıralamaya itirazını sunmaktadır:

Bu şemanın pek çok yanıltıcı özelliği vardır. Ancak öncelikle en temel olanını açıklayalım. Şemadaki ilk iki canlı, yani Pakicetus ve Ambulocetus, National Geographic’e göre birer “yürüyen balina”dır, ama gerçekte birer kara memelisi olan bu canlıları “balina” olarak tanımlamak, tamamen hayali hatta komik bir iddiadır.

Bilimsel bir teoriyi yanlışlamaya çalıştığınız zaman, o teorinin mekanizmasını varsayımda kabul edip, içerisindeki tutarsızlıkları sunmanız gerekir. Mevcut duruma evrim kara memelisinden deniz memelisine geçiş süreci aktarılmaktadır; Bu durumda “Şemadaki ilk iki canlı”nın kara memelisi olması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü, tekrar edelim, kara memelisinden deniz memelisine geçiş süreci aktarılmaktadır. Doğrudan bir deniz memelisinden bahsedilseydi, bu seferde “bu tamamen bir deniz memelisi, hani bunu karaya bağlayan geçiş türü” denilecekti. Karadan-Suya geçiş sürecinde hava canlısı gösterilmesi beklenmiyordu herhalde?

Bir sonraki bölümde şemadaki ilk canlıya geçilmiş:

Oysa fosilin “balina” olmakla yakından-uzaktan bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara benzeyen dört ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu yer, paslanmış demir cevherlerinin de bulunduğu ve salyangoz, kaplumbağa veya timsah gibi kara canlılarının da fosillerini barındıran bir bölgeydi; yani bir deniz yatağı değil kara parçasıydı.

Zaten fosilin bulunduğu yerin deniz yatağı olmaması gerekiyor; Çünkü, zaten su memelilerinin atası kara canlısı. Tekrar edelim, kara canlısı ama deniz memelisinin atası kara canlısı. Birde fosillerin bulunduğu bölge hakkında sunduğu ayrıntılar ayrıca dikkat çekici. Orada bulunan demirin paslı oluşu, timsahların su kenarında yaşaması, çoğu kaplumbağa ve salyangozların deniz kenarında yaşadığı göz önüne alınacak olursa, bu bölge deniz kenarıdır demek çok yanlış olmaz sanırım. NGM tarafından bu ayrıntıların sunulmasının nedeni budur muhtemelen. Şunu belirtmek lazım, bahsi geçen fosil, Pakistan’da bulunmuştur. Hayvanın yaşadığı dönemde(Mezozoik) Pakistan deniz kıyısıydı.

National Geographic’te sözü edilen detay özellikler, yani “azıdişlerindeki diş uçlarının düzeni, orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu” ise, Pakicetus ile balinalar arasında bir ilişki kurmak için kanıt olamaz:

“orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım” denerek küçümsenen ve basit bir farkmış gibi sunulan şey aslında çok önemlidir. Burada küçümsenen kemik auditory bulla kemiğidir ve balinalara özgüdür. Balinalara özgü auditory bulla, azıdişlerindeki diş uçlarının düzeni ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu bir araya getirildiği zaman ilişki kurulabilir. Ayrıca izlenebilecek bir yolda, bulunan ara geçiş türlerinin tümü arasındaki uyum ve tutarlılıktır. Yani, Pakicetus ile Ambulocetus ilişki var mıdır, ve bunun boyutu ne kadardır? Ardından Pakicetus ile Rodhocetus arasındaki ilişki, ardından ondan sonraki.. gibi. Çünkü burada bunu yapabileceğiniz kadar fosil ve tür, yani veri vardır. Bu yapıldığı taktirde yeterince tutarlılık göstermektedir.

Öncelikle, National Geographic’in “Diğer kara memelilerinde hepsi bir arada bulunmayan özellikler” ifadesini kullanırken dolaylı olarak da belirttiği gibi, sözkonusu özellikler başka kara memelilerinde de vardır.

Ancak diğer kara memelilerinde auditory bulla yoktur. Bir önemli konuda, “hepsinin birarda olmaması” Harun Yahya’nın pekçok kez kullandığı bir argümandır; Ancak burada bunu burada kabul etmeyerek kendi argümanıyla çelişmektedir. Ayrıyeten, tekrar burada türlerin tümündeki bütünlük ve tutarlılık göz ardı edilmektedir.

Eğer Avustralya’da yaşayan gagalı bir memeli olan Platypuslar ve ördekler soyları tükenmiş canlılar olsalardı, evrimciler aynı mantıkla (gaga benzerliğinden yola çıkarak) bunları da birbirlerinin akrabası ilan edeceklerdi.

Bu analoji çok yanlış ve kaba taslaktır. Öncelikle platypus ve ördek zaten akrabadır; evrimde tüm canlılar şu veya bu şekilde birbiriyle akrabadır, önemli olan ne kadar akraba oldukları. Tabii ki platypus ve ördek uzak akrabadır, ancak platypus ve ördeklerin soyu tükenmiş olsaydı ikisinin yakın akraba olmadıklarını gözler önüne serecek pekçok veri olacaktı; Uzak akraba oldukları için belirgin farklar vardır, ancak ortak atalara kadar, mesela ilkel sürüngenlere kadar takip edilmesi durumunda, farklar yavaş yavaş yok olacaktır. söz konusu türler arasında ise böyle bir durum vardır: Kambur Balina ve Pakicetus arasında görece büyük farklar vardır ancak Pakicetus ile Ambulocetus ve Aetiocetus ile Kambur Balina arasındaki farklar görece küçüktür; Bu yüzden Kambur Balina’yı karaya bağlayan atası Pakicetus‘tur.

National Geographic’in “yürüyen balina” ilan ettiği Pakicetus da farklı anatomik özellikleri bünyesinde barındıran özgün bir cinstir. Nitekim omurgalı paleontolojisinin otoritelerinden Carroll, Pakicetus’un da dahil edilmesi gereken Mesonychid ailesinin “garip karakterlerden oluşan bir kombinasyon gösterdiğini” belirtmektedir. Bu tip “mozaik canlı”ların bir evrimsel ara form sayılamayacağını, Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedir.

Öncelikle bilimde otorite yoktur. Sanırım bahsettiği Gould, Stephen Jay Gould. Harun Yahya’nın mozaik canlı diye dillendirdiği kavram hakkında Stephen Jay Gould’un herhangi bir kelamı yoktur; Stephen Jay Gould, mozaik evrim kavramından bahseder[1] ve bunun Harun Yahya’nın söylediğiyle hiç alakası yoktur. Bu kavram, her canlı organının birbirinden bağımsız olarak evrildiğini belirten bir kavramdır. Ve bunlar “ara form”dur.

Ayrıca Caroll’un orada söylediği şeyler bambaşka manalarda söylemiş olabilir. Burada kendi yargısına güvenmemizi beklemektedir. Birileri açta bak diyebilir, açıp bakılabilir, bu önemli değil, ancak bu kendi çekiştirebileceği kadar alıntıladığı gerçeğini değiştirmez.

Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek), cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur ve “yürüyen ve yüzen balina” anlamına gelir. Canlının yürüdüğü aşikardır, çünkü tüm diğer kara memelileri gibi onun da dört ayağı, hatta bu ayaklara bağlı geniş pençeleri ve arka pençelerinin ucunda toynakları vardır. Ancak canlının bir taraftan da suda yüzdüğü, daha doğrusu yaşamını hem karada hem de suda (amfibi şekilde) sürdürdüğü iddiasının, evrimcilerin önyargıları dışında, hiçbir dayanağı yoktur.

NGM’in “Ambulocetus yüzüyordu işte, o kadar!” dediği zannedilmiyor herhalde? Bunun dayanaklarını sunmuşlardır sanırım, ancak makalede bunlardan eser yok, neyse… Bu iş bana düşüyor anlaşılan. En büyük belirti hayvanın bataklık bölgesinde bulunması, yere yakın vücudunun araziye uygun olmaması, ayağını vücuduna bağlam biçiminden yüzmeye uygun olması, gözlerinin ve burnunun yukarıda, yani su yüzeyine yakın olması vb. nedenler bu hayvanın yüzücü, hatta iyi bir yüzücü olduğuna dayanaktır.

NGM’den alıntıladığını iddia ettiği bir çizimi gösterip değerlendiriyor:

p1.jpg

Çizime dikkat ederseniz, bir kara canlısı olan Ambulocetus’u “balinalaştırmak” için yapılmış iki küçük hileyi kolaylıkla fark edebilirsiniz:

  • Hayvanın arka bacakları, yürümeye yarayan ayaklar olarak değil de, yüzmeye yarayan yüzgeçler gibi tasvir edilmiş. Oysa gerçekte canlının bacak kemiklerini inceleyen Carroll, bu canlının “kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip olduğunu” belirtir.

Yine, Caroll kara üzerinde güçlü hareket yeteneği derken neyi kastetmiştir? Harun Yahya’nın ima ettiği şekilde “Sanılanın aksine hayvan su canlısı değil, karada güçlü bir hareket yeteneğine sahip kara canlısıdır”ı mı? Yoksa, “Suya adapte olmuş, yüzme yeteneğinin yanında kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip”i mi? Bu alıntının kaynağına bakılacak olursa sanırım cevabımızı alacağız: Patterns and Process of Vertebrate Evolution, yani Omurgalı Evriminin Modelleri ve Süreci. Eminim Caroll çitayı değerlendirirken çitanın “kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip olduğuna” değinmeyecektir.

  • Hayvanın ön ayaklarına “palet” görüntüsü verebilmek için perdeler çizilmiştir. Oysa eldeki Ambulocetus fosillerinden böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Gerçekte fosil kayıtlarında, bu gibi yumuşak dokular hemen hiçbir zaman görünmezler. Dolayısıyla canlının iskeleti dışında kalan özellikleri üzerinde yapılan rekonstrüksiyonlar hep spekülatiftir. Bu da evrimcilere geniş bir propaganda malzemesi sunar.

Zaten perdenin olduğunu kesin bir dille belirten hiçbir kaynak bulamadım. Ancak hayvan timsah gibi kuyruğuyla değilde arka ayağıyla yüzmesi ayaklarının büyük bir ihtimalle perdeli olduğu sonucunu çıkartır. Şu an kendisinin bu “bilinmezliği” kullanmasına propoganda diyemeyiz ama?

Ayakların perdeli olamayıcığı göstermek için, tekrar NGM’e ait olduğu iddia edilen bir çizim koymuş.

Ambulocetus fosilinin daha gerçekçi bir görünümü: Ayaklar “yüzgeç” değil gerçekten ayak ve
parmaklar arasında National Geographic’in daha önceden eklediği hayali “perde”ler yok.

Yumuşak dokular üzerine rekonstrüksiyonlar spekülasyon diyip, ardından daha gerçekçi çizimi tayin etmesi ayrı bir tezat.

Ayrıca makalenin ingilizcesinde, NGM’e ait olmayan bambaşka, aşağıdaki çizimi kullanmış. Yani çizimin NGM’e ait olduğu tartışmalı.

ng_whales0105.jpg

 


 

Ancak Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri arasında çok büyük anatomik farklılıklar vardır. Her ne kadar National Geographic yaptığı küçük çizim hileleri ile bu farklılıkları küçültmeye çalışmışsa da, canlıların fosilleri incelendiğinde, birbirlerine bağlanan “ara form”lar olmadıkları açıkça görülür:

Ambulocetus‘u karaya bağlayan Pakicetus arasında tamı tamına 6 geçiş türü olması bu farkların nedenidir. “Ara form” iddia edilen canlılar değerlendirilmeden, doğrudan karaya bağlayan ve dolayısıyla nispeten büyük farkların olması kaçınılmaz olan bir türü değerlendirmek, kelimenin tam anlamıyla çarpıtmadır. Aynı çarpıtmayı aşağıda da devam ettirmektedir.

Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus’ta omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu kemiğe bağlı güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır. Bu tipik bir kara memelisi anatomisidir. Balinalarda ise omurga kuyruğa doğru kesintisiz devam eder ve leğen kemiği bulunmaz. Nitekim Ambulocetus’tan 10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı düşünülen Basilosaurus aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinadır. Tipik bir kara canlısı olan Ambulocetus ile tipik bir balina olan Basilosaurus arasında ise hiçbir “ara form” yoktur.

Bu iki tür arasındaki farkların büyük olacağını zaten evrimde öngörmektedir. Ancak geçiş türleri tek tek öncülleri arasındaki farklar değerlendirildiğinde, evrimin öngörüsünün geçerliliği gözler önüne serilmektedir. Aşağıda bu geçiş türlerinin çizimleri yer almaktadır. Bu türlere ait fosillere buradan ulaşabilirsiniz. Leğen kemiklerine ileride değineceğiz.

Balina Geçiş Türleri Grafiği

Basilosaurus’un ve kaşalotun omurgalarının alt kısmında, omurgadan bağımsız küçük kemikler yer alır. National Geographic bunların “küçülmüş bacaklar” olduğu iddiasındadır. Oysa bunların bir başka fonksiyon taşıdığını ise dergi yine kendisi belirtmektedir: Sözkonusu kemikler Basilosaurus’ta “çiftleşme konumunu almaya yardımcı olmakta”, kaşalotta ise “üreme organlarına destek olmakta”dır. Zaten oldukça önemli bir fonksiyon üstlenmiş olan iskelet parçalarını, bir başka fonksiyonun “körelmiş organı” olarak tanımlamak, evrimci önyargıdan başka bir şey değildir.

İkincil, nispeten küçük bir işlev taşıması, onun bacak artıkları olduğu gerçeğini değiştirmez. Konumu, anatomik biçimi nedeniyle, bacak artığı olduğu ortadadır.

Basilosaurus Çizimi

Kaldı ki, Durodon gibi ardıllarından itibaren bu ayaklar işlevlerini tamamen yitirmiştir.

Dorudon İskeleti

Görüldüğü gibi, bu artıkbacakların işlevini artık tamamen yitirmiş hali görülüyor. Aşağıda da günümüz balinalarından Kambur balinanın iskeletinin altında leğen kemiği(pelvis) artıkları görülebilir.

Kambur Balina

Balinaların leğen kemiği yoktur diyebilmek için, ya cahil olmanız, ya da art niyetli olmanız gerekir. Leğen kemiğinin bu hali alışı, art arda sıralanmış fosil kayıtlarıyla gün gibi ortadadır. Bu leğen kemiğinin hem işlevsiz, hem de körelmiş olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım.

Birde arka bacaklarla doğmuş bir yunusa bakalım.

Arka Bacaklarıyla Doğan Yunus061105_bottlenose_vlg_6pwidec.jpg

Japonya’nın batısındaki Wakayama koyunda yakalanan, arka ayağı andıran uzuvları bulunan şişe burunlu yunus.[3][4]

Bu yunusta, kuyruklu doğan insanlar gibi, ayakları andıran uzuvlarla doğmuştur. Harun Yahya ve takipçilerinin iddia ettiği gibi evrim geçirmemiş, varlığının ilk gününden bu yana bu uzuvlardan yoksun bir genetik yapıya sahip bu yunusta bu türden bir uzvun çıkmasına neden olacak bir tek bir mutasyon ihtimal dışıdır. Bu uzuvların tek bir açıklaması vardır: Birikimli doğal seçilim sonucu arkada arka ayak benzeri bir uzuv geçmişi olup, ancak bu genetik bilginin artık olarak kaldığı bir canlı için bu mutasyon sözkonusudur.

Şimdi isterseniz elimizdekileri bir değerlendirelim.

  • Fosillerle geriden günümüze doğru gelindiği taktirde, aşama aşama arka ayakların yok olduğunu görüyoruz. Yani, elimizde bu uzvun tarihini gösteren bir geçiş türü dizisi var.
  • Günümüz balina türlerinde leğen kemiği artıkları mevcut. Bu da bize balinaların karasal bir geçmişinin olduğunu gösterir.
  • Arka ayakları andıran uzuvlarla doğmuş en az bir tane kayda alınmış yunus var. Balinanın evrimsel geçiş türü dizisinin bir başka kanıtı.

Daha, nasıl bir nesnel kanıt talep ediliyor?

Şemada çizilen canlıların, birbirlerini jeolojik bir sıra içinde izledikleri ileri sürülmektedir, oysa gerçekte sözkonusu tarihlemeler tartışmalıdır. Asbyl L. Camp, paleontoloji kaynaklarına dayanarak konuyu şöyle açıklar:

Ashby L. Camp kimdir? Kariyerinin dönüm noktalarına bir bakalım:

  • Florida Üniversitesinden dereceyle mezun olmuş[*].
  • Duke Üniversitesine Hukuk Fakültesi doktora yapmış.
  • Harding Din Üniversitesi’nin ve Velma R. West Greek Award’ın[**] İlahiyet Uzmanı ödülü kazanmış.
  • Halen Arizona’da ki, Hristiyan Klisesi Üniversitesi’nde PAPAZ‘lık yapmakta.

Kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş birinin arkeoloji ve paleontoloji üzerine görüşleri ne kadar güvenelir? Burada Ashby Camp’in görüşleri değil, çeşitli paleontoloji kaynaklarındaki dayanaklar ve bu çeşitli paleontoloji kaynakları sunulmalıdır. Konusunda uzmanlığı ve kariyeri olmayan birinin görüşlerine güvenmemiz beklenmiyor herhalde.

[*] Mezun olduğu fakülte hakkında bir kaynak yok. Ancak kariyeri dikkate alındığı taktirde, ilahiyat veya hukuk fakültesi olması kuvvetle muhtemel.
[**]Prestijli, ilahi ödüller dağıtan bir organizasyon

Biz yinede, kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş Ashby L. Camp’in, çeşitli paleontoloji kaynaklarına dayandırdığı iddialarına bir bakalım.

Standart sınıflamada, Pakicetus inachus geç Ypresian dönemine dahil edilir,

Hayır, erken Ypresian dönemine dahil edilir. Bunun için herhangi bir müzenin tarihlendirmesine bakılabileceği gibi, jeoloji, paleontoloji ve antropoloji profosörü Philip D. Gingerich [5] nolu kaynağına bakılabilir. Bu neden önemlidir, çünkü geç ve erken dönem arasında milyonlar mertebesinde fark vardır. Söz konusu dönemlere bir bakalım:

Priabonian : 37.2 ± 0.1 – 33.9 ± 0.1 Milyon Yıl Önce
Bartonian : 40.4 ± 0.2 – 37.2 ± 0.1 Milyon Yıl Önce
Lutetian : 48.6 ± 0.2 – 40.4 ± 0.2 Milyon Yıl Önce
Ypresian : 55.8 ± 0.2 – 48.6 ± 0.2 Milyon Yıl Önce

…ama çeşitli uzmanlar bu tarihin gerçekte erken Lutetian devri olabileceğini belirtmektedirler.

Tekrar çeşitli uzmanlar. Kimdir çeşitli uzmanlar? Neden isimleri, kaynakları, dayanakları sunulmamaktadır? Çeşitli uzmanlar gibi kaçamak bir dayanakla böylesine radikal bir iddiada nasıl bulunulabilir?

Eğer daha genç olan bu yaş (erken Lutetian) kabul edilirse, o zaman Pakicetus’un yaklaşık olarak, Rodhocetus ile, yine Pakistan’da bulunmuş bir erken Lutetian fosili ile çağdaş olduğu sonucu çıkacaktır.Dahası, Pakicetus ile aynı tabakada ama 120 metre yukarıda bulunan Ambulocetus’un yaşının da Pakicetus ile aynı oranda yukarı alınması gerekecektir. Bu, Ambulocetus’un Rodhocetus’tan ve muhtemelen Indocetus’tan ve hatta Protocetus’tan daha genç olduğu sonucunu doğuracaktır.

Eğer, kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş Ashby L. Camp’in, kimliği, uzmanlık alanları ve dayanakları belirsiz çeşitli paleontoloji kaynaklar ve uzmanlarına dayandırdığı iddiayı kabul edersek. Bu aslında bir “eğer” sayılmaz. Böylesine gayri-ciddi, dayanaksız ve spekülatif kaynağa güvenilemez.

… Pakicetus ile balinalar arasındaki kulak ayrımını açık-seçik ortaya koymasıdır. National Geographic’in üstteki alıntısından sonra, doğal olarak iki kulak yapısı arasında geçiş formları olup olmadığına bakmak gerekir. Pakicetus’tan sonra sırada evrimcilerin “yürüyen-yüzen balina” dedikleri, ama aslında bir kara canlısı olduğunu incelediğimiz Ambulocetus vardır. National Geographic, Ambulocetus için şu ifadeyi kullanmaktadır:

Suda yaşamaya Pakicetus’tan daha yatkın olsa da, Ambulocetus da doğrudan kulaklarıyla işitiyordu.

Yani Ambulocetus’ta da bir “balina kulağına doğru evrimleşme” durumu yoktur.

Pakicetid orta kulak kemiği

Bu yukarıdaki resim, bir Pakicetus orta kulağı kemiğidir. Bunu inceleyen, balina filojeni uzmanı Dr. Hans Thewissen, “Çok güzel bir ara form”, “Bu, kara memelilerinin kulağının suya nasıl adapte olduğunu açıklıyor.” diyor[2] .

Bir başka deyişle, Basilosaurus, tipik bir balina kulağına sahiptir. Yani dış kulak kepçesiyle değil, çenesine gelen titreşimlerle etrafındaki sesleri algılayan bir canlıdır. Ve National Geographic’in evrim şemasında kendisinden önce yer alan Pakicetus ve Ambulocetus’un kulak yapısı ile, Basilosaurus’un kulak yapısı arasında hiçbir “geçiş formu” yoktur.

Bakalım o “olmayan geçiş formlarına”.

Balina ve Memeli Orta Kulak Dizilimi

Soldan sağa, bir Kara Memelisi(Bushbaby), Pakistan’dan yürüyen-balina(50 milyon yıllık, Ichthyolestes), Hindistan’dan balina atası(45 milyon yıllık, Indocetus) ve çağdaş yunus.

Olmayanı bu ise… Yoruma gerek var mı?

Nitekim konu teorik olarak incelendiğinde, böyle bir geçiş formunun yaşamış olmasının imkansız olduğu da görülür: Kendi içinde mükemmel bir duyma sisteminden, tamamen farklı bir yapıya sahip bir başka sisteme kademeli evrimle geçilmesi mümkün değildir. Çünkü ara aşamalar verimli olmayacaktır. Yavaş yavaş kulaklarıyla duyma yeteneğini yitiren, çenesiyle duyma yeteneği ise henüz gelişmemiş bir canlı avantajlı değildir.

Bir kara memelisi olan ve bu yazıyı okuyan çoğu insan suya dalış yapmıştır. Bu kendi içinde “mükemmel bir duyma” sistemi suyun içinde ne kadar verimliydi, bir hatırlayın. Kara için verimsiz olan ara formlar, suya adapte olan ve zamanının büyük bir kısmını suda geçiren bir canlı için daha verimli olacaktır, işte bu yüzden bu canlı daha avantajlı olacaktır.

Benzer bir durum National Geographic’in “kayan burun” hikayesi için de geçerlidir. Dergi, Pakicetus, Rodhocetus ve günümüz gri balinasına ait üç kafatası iskeletini alt alta dizmiş ve bir “evrim süreci” oluşturduklarını ileri sürmüştür. Oysa üç fosilin, özellikle de Rodhocetus ve günümüz balinasının burun yapıları, aynı serinin ara formları olarak kabul edilemeyecek kadar farklıdır.

Dahası nefes deliklerinin burundan enseye doğru “yürümesi”, sözkonusu canlıların anatomisinde çok ciddi bir “yeniden dizayn” gerektirir ki, bunun rastgele mutasyonlar yoluyla sağlandığına inanmak, hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

Biz de benzer bir fosil dizisi sunalım:

 

Nasal Geçişleri

 

Rodhocetus ve günümüz balinası arasında 46,5 milyon yıl ve tam beş tane geçiş türü var. Ve sanırım Harun Yahya’dan “yeniden dizaynlar gerektiren” durumları istemek adil olacaktır. Tabii Harun Yahya, yazılarında karşıt iddiaları sadece “bilinmesini” istediği kadarını aktardığı göz önüne alınacak olursa, bu talep gerçekleşmesi imkansız bir hayaldir desek yeridir. Söz konusu burun, alın denilebilecek bölgeden çenenin önüne doğru giden bir boru gibi olduğu için, çok ciddi yeniden dizaynlar gerektirmemektedir.

National Geographic’ten alıntının ardından Harun Yahya makaledeki en büyük çarpıtmalarından birini yapmakta.

“Bu civarda bulunan balinaların bazı atalarını gözümün önüne getirmeye çalıştım� Her kuşakta giderek kısalan ve çelimsizleşen arka ayaklarını kullanarak şapıdık şapıdık hareket etmeye çalışıyorlardı� Bir yandan arka bacakları, diğer yandan da, gövdelerini destekleyen kalça kemikleri giderek küçülüyordu� Boyun kısaldı, böylece gövdenin ön kısmı, suyu en az dirençle yarıp geçmeyi sağlayan boru biçiminde bir denizaltı gövdesini andırır bir şekle girerken, kollar da dümen biçimini almaya başladı. Dış kulaklara duyulan ihtiyacın azalmasıyla, bazı balinalar sudaki sesleri doğrudan altçene kemikleriyle algılayıp özel yağ yastıkları üzerinden içkulağa iletiyorlardı.”

[…]

Oysa biyoloji konusunda en temel bilgilere sahip olan bir kimse bile bilir ki, ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal olarak şekillendirmez. Bu, Lamarck’ın “kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması” tezinin çürümesinden bu yana, yani yaklaşık 100 yıldır, bilinen kesin bir gerçektir. Ama evrimci yayınlara bakıldığında, hala Lamarck’ın teorisiyle düşünüyor gibidirler.

Şimdi, söz konusu yazıda, çok değil, bir kaç paragraf öncesine gidip bir bakalım:

Kaldı ki, sözkonusu “gelişme”nin nasıl sağlanabileceği sorusu da evrim teorisini çıkmaza sürüklemektedir. Evrimcilerin öne sürdükleri mekanizma mutasyonlardır ve canlılara genetik bilgi ekledikleri hiçbir zaman görülmemiş olan mutasyonlar sonucunda, deniz memelilerinin son derece kompleks algı sistemlerinin ortaya çıktığını ileri sürmek, akla aykırıdır.

Bir kaç paragraf önce mutasyonlardan bahsederken, “…ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal olarak şekillendirmez.” diyerek bunu Lamarck’a bağlamaya çalışmakta. Lamarck’ın hipoteziyle, Darwin’in teorisi arasında hiçbir benzerlik yoktur: Lamarck “kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması”nı esas almışken, Darwin, kalıtsal varyasyonlardan çevreye uyumlu olanın kalıtsal miras bırakabileceğini esas alır. Burada “canlının çevreye uygunlaşması” değil, “çevreye uygun olanın varlığını sürdürmesi” söz konusudur.

Eğer kendilerine itiraz ederseniz, “hayır biz Lamarkçı değiliz, kastımız, çevre şartlarının canlılar üzerinde evrimsel bir baskı oluşturduğu, bu baskı sonucunda uygun canlıların seçildiği ve böylece türün evrimleştiğidir” diyeceklerdir.

Madem bu böyleydi de, niçin Harun Yahya Lamarck’tan bahsedip ortalığı bulandırdı?

Harun Yahya’nın yaptığı çarpıtmaları bir sıralıyalım.

  • Değerlendirilmelerinde sürekli olarak aradaki türleri görmezden gelip, zincirin en başıyla- en sonunu değerlendiriyor. Halbuki aradaki türlerde, bahsettiği şeylerin çoğunun evrimsel süreci görülüyor. Benzer şekilde, Procetus, Kutchicetus, Durodon, Aetiocetus gibi şemada olupta yazıda adı bile geçmeyen türler var.
  • Balinaların “imzası” niteliği taşıyan bir yapıyı küçümseyerek, hatta geçiş sürecinin tutarlılığını saklayarak, kendi hükmünü nesnel delillerin üstünde tutuyor.
  • Sürekli olarak, bahsi geçen süreçlerle alakasız analojiler sunarak demagoji yapıyor.
  • Caroll’dan alıntılarında olduğu gibi, yaptığı alıntıları kendi istediği şeyi anlatır gibi sıralayıp sunuyor. Ve Gould’a ait olmayan bir görüşü, ona aitmiş gibi sunuyor.
  • Yine Caroll’dan alıntılarında olduğu gibi karşıt tarafın iddialarının dayanaklarını çoğunlukla, ya belirtmiyor, ya da kısmen, kendi çarpıtabileceği kadarını belirtiyor.
  • Ve, toplamda makalenin sadece küçük bir kısmını”değerlendirmiş” olsa da, tamamını “değerlendirmiş” gibi sunuyor.

Kaynaklar:
http://www.edwardtbabinski.us/whales/evolution_of_whales/
http://www.talkorigins.org/features/whales/

 

Referanslar:
[1] Darwin Ve sonrası: Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Tübitak Popüler Bilim Kitapları S.57
[2] National Geographic, Kasım 2001, s. 70
[3] http://www.msnbc.msn.com/id/15581204/
[4] http://abcnews.go.com/Technology/wireStory?id=2629683
[5] Gingerich P. The whales of Tethys. Natural History 1994 April; 103 (4): 86-8.